dervişten notlar – Muhalif Sözlük
DERVişTEN NOTLAR / CiBRAN


-------------------------------------------

geldim

geldim: gitmelere bekle diyerek.
attım valize bir kaç kırgınlık,
bir iki "vefâsızlık",
bir kaç acı söz;

benim hatırladıklarım.

bir kaç iyi söz,
"senin unuttukların".
geride kalan ne varsa
boğazın sularına serdim.

geldim: "korkma aç kapıyı",
sende kalmaya değil,
"beni almaya" geldim...

-----------------------------------------

Yapayalnızdır güneşe doğru uçan kartal... yanında yuvası yoktur...

Oysa uyanmışlığım en derin düştür benim için...

Başınıza tacı oturtacak olan da, sizi çarmıha gerecek olan da sevgidir...

Sevgi sizi gelip bulmuşsa ‘Tanrıyı yüreğimde taşıyorum’ demektense ‘Tanrının yüreğine eriştim deyin... ve hiçbir zaman sevgiye yön verebileceğinizi düşünmeyin... çünkü sevgi eğer sizi o değerde bulmuşsa kendi yönünü kendi çizecektir...

Tutkunuz gün akşama erdiğinde evine şükür dolu bir yürekle dönebilmek olsun...

Birbirinizi sevin ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın... bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında çalkalanan bir deniz olsun sevgi...

Hep yan ana olun ama birbirinize fazla sokulmayın... çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez...

Sizler evlatlarınızın birer canlı ok gibi fırlatıldıkları yaylarsınız... yayı geren sonsuza açılan yolda kendine bir hedef edinmiştir ve oklarını en uzağa eriştirebilmek için kendi gücüyle sizi gerer... yayı gerenin elinde seve seve bükülün... zira oku atan O güç uzaklaşan ok kadar elindeki sağlam yayı da sever...

Kutsal kente doğru yol alan hacıların peşine düşmüş aşırı temkinli bir köpek kızgın kumların altına bir kemik gömse ne çıkar... olur da bir şeylere muhtaç olurum korkusu gerçekte muhtaç durumda oluşun ta kendisi değil de nedir?

‘Vermek isterim ama verdiklerim yerini bulmalı’ der dururuz... oysa meyve bahçesindeki ağaçlar ve çayırlara saldığımız davarlar böyle demiyorlar... onlar yaşamak için veriyorlar... çünkü vermezlerse ölür giderler...

Hayatın okyanusundan içebilmeye layık görülmüş bir kimse sizlerin küçük derelerinizden de içebilecek değerdedir... sen kendinin ilk önce verici bir el olabilmeye değer olup olmadığına bak... çünkü gerçekte cana bir şeyler veren hayattır sense kendini gerçek verici sanıyorsun... oysa bir tanıktan öte bir şey değilsin... ve siz alıcılar... kendinizi hiçbir zaman minnet yükü altına sokmayın... verilenler hem size hem vericiye kanat olsun birlikte yükselin...

Olabilse de yeryüzünü saran bitkiler gibi aydınlıkla beslenerek yaşayabilsek yalnız...

Hayat ancak hızlı gelişiminin yavaşlatılmaya kalkılmasıyla kapkara olur... ve bu hızlı gelişim bilgiden yoksunsa kör olur... ve her bilgi içinde eylem yoksa boşunadır... ve her eylem içinde sevgi yoksa boştur...

Dokuduğunuz kumaşı sanki en sevdiğiniz kimse giyecekmişçesine yüreğinizden çektiğiniz iplikle dokuyabilmek... bütün yaptıklarınıza kendinizden yükselen bir soluk katabilmek... severek çalışmak budur işte...

Esen yel, dev çınarlara çimenlerin en cücesine konuştuğundan daha farklı bir dille konuşmaz... gerçekte büyük olan, o rüzgarın uğultusunu kendi sevgisiyle karıştırıp bundan daha hoşa gidecek bir şarkı yaratabilendir...

Sevinciniz gerçekte peçesini kaldırmış kederinizdir... keder varlığınızın derinliklerine işledikçe sevinciniz artar... sevinçli olduğunuz anlarda gözlerinizi yüreğinizin derinliklerine çevirirseniz size sevinç veren şey uğruna bir zamanlar nice kederlenmiş olduğunuzu görürsünüz... kederli olduğunuz zamanlarda da yine yüreğinizin derinliklerine bakın... o zaman gerçekte bir zamanlar sizi mutlu kılmış olan şeye ağlamakta olduğunuzu görürsünüz...

Kentin surları içine bir bina kurmadan önce tasarımlarla çölün ortasına bir çadır kurun...

Rahatlık... hani ilkin iğreti bir misafir gibi sokulan sonra ev sahibi sonra da efendi kesilen rahatlık... bir bakarsınız başınızdan hiç atamayacağınız bir eğitmen oluvermiştir... sizlerin daha büyük tutkularınızı kanca ve kıskaçla kuklaya çevirir... çünkü elleri ipekten ama yüreği demirdendir... size ninniler söyleyerek uyutması döşeğinizin başında dikilip vücudunuzun baş eğmezliğiyle alay edebilmek içindir... evet rahatlık ruhun atılım isteklerini öldürmekte ve sonra pis bir gülümsemeyle onun tabutu ardınca yürümektedir...

Elleri bereketini yitirmiş olanların işlerinize karışmasına izin vermeyin... çünkü onlar sizlerin emeğine karşılık boş laflar satmakta olanlardır...

Tıpkı bir sürecin kendi başına işleyişi gibi sizlerde hep birlikte Tanrısal benliğinize ilerliyorsunuz... aranızdan biri tökezler de düşerse arkasından gelenler için onun ayağını kaydıran taş bir uyarı olmalıdır... ama önde sağlam adımlarla yürüyenlerin de bu düşüşte payı vardır... zira onlar geçip giderlerken taşı bir kenara itmemişlerdi...

Sizler kanunlar koymaktan hoşlanırsınız... ama koyduğunuz kanunları çiğnemekten daha çok hoşlanırsınız... tıpkı okyanusun sahilinde durmadan kumdan kaleler yapan sonra da bir vuruşta gülerek yıkan çocuklar gibi...

Boynuna vurulmuş boyunduruğu seven ve ormanda gönlünce yaşayan ceylanı serseri sanan öküze ne denir ki?

Rakkaselerden nefret eden topala ne denir ki?

Düğün şölenine herkesten önce gelip tıka-basa karnını doyurduktan sonra da yorgun düşüp başkalarına tüm şölenlerin aykırılık ve tüm şölencilerin de kanun bozucu olduklarını söyleyene ne denir ki?

Raks ederken ayaklarınıza insanlığın demir zinciri çarpmıyorsa hangi kanun sizi korkutabilir ki?

özgürlüğünüz kendisine vurulan bir zincirden kurtulduğunda daha büyük bir özgürlüğe zincir olur...

Acınız idrakinizi kaplayan kabuğun kırılmasıdır... nasıl ki bir meyvenin yüreğinin güneşi görebilmesi için kabuğunun çatlaması gerekir, acı da sizin için öyledir...

Daima ‘gerçeği buldum’ değil ‘bir gerçeği buldum’ deyin... ‘ruhun yolunu buldum’ demeyin onun yerine yolumun üzerinde salınan bir ruha rastladım deyin...

öğretici gerçekten akıllıysa sizleri kendi aklının evine sokmaya değil kendi aklınızın eşiğine doğru yürütmeye çalışır...

Dostunuzun en beğendiğiniz yanı yokluğunda daha bir belirginleşir... tıpkı dağın tırmanana değil uzaktan bakana daha açık göründüğü gibi...

Yüreğinizin yalnızlığında daha fazla yaşayamaz olduğunuz anlarda dudaklarınızda yaşamaya başlarsınız ve ses sizin için bir oyalayıcı olur...

Düşünce uzayın bir kuşudur... kelimelerden yapılan kafese konduğunda belki kanatlarını açar ama uçamaz...

Kimileri de içinden gerçeğe erdikleri halde bunu kelimelerle söyleyemezler... bu bilinç onların içinde uyumlu bir sessizlikte yaşamaktadır...

Zaman dünün bugünün hatırası, yarının da bugünün düşü olduğunu bilmektir...

Seçtiğiniz hedefe sağlam ve yürekli adımlarla ilerlerken iyisinizdir... topallayarak ilerlediğinizde de kötü değilsiniz ama... zira topallayarak yürüyenler bile geriye değil ileriye yürümektedir... ama siz ki ayaklarına çabuk ve sağlam adımlısınız topallayanların adımlarına ayak uydurmayı soylu bir davranış saymayınız... sadece ilerlediğiniz yolda fazlaca oyalanıp, tembellik etmiş olursunuz... ne yazık ki ceylanlar kaplumbağalara sürati öğretemiyorlar...

Sıkıntılara uğradığınızda, darlık çektiğiniz zamanlarda tapınırsınız... neşenizin yerinde ve günlerinizin bereketli olduğu zamanlarda da tapınabilseniz...

Zevk bir özgürlük türküsüdür... ama özgürlük değildir... bütün yüreğinizle onu çağırın da türküyü çağırırken kendinizden geçmeyin...

Güzel; hayatın kendi kutsanmış çehresini örten peçeyi kaldırmasıyla görülen hayattır... oysa hayat da, peçe de sizsiniz... Güzel; bir aynadan kendini seyreden sonsuzluktur... oysa ayna da sonsuzluk da sizsiniz...

ölüm... ancak dağın tepesine ulaştığınızda gerçekten tırmanmaya başlayabilirsiniz...

Saçları güneşte parlayan bakirenin sabahın kızı olduğunu anlatın... fakat görmeyeni gördüğünüzde ona geceden farksız olduğunu söylemeyin...

Açlığı biliriz ama düğün şölenlerinde de bulunduk...

Gerçekte en engin uzaklık bir eylem olanla bir istek olarak kalan arasındakidir...

Yılların mevsimleri senin değişen düşüncelerinden başka nedir?

Yüreklerini öyle uzun süre saklamışlardır ki artık onunla ne yapacaklarını bilemezler...

Dostlarım ve yol arkadaşlarım:
Dini dopdolu fakat inanışları bomboş olan millete ne yazık!
Ne yazık ki o millete bir urba giyer kendi dokumaz, bir ekmek yer kendi hasat etmez, bir şarap içer ki kendi testisinden akmaz...
Ne yazık ki o millete ki zorbayı kahraman diye alkışlar ve gösterişi fatih cömertliği sayar...
Ne yazık ki o millete rüyasında küçümsediği tutkuya uyanıkken boyun eğer...
Ne yazık ki o millete bir cenaze töreninde yürürken sesini yükseltmez, kendi yıkıntıları içindeyken bile övünür ve ensesi kılıçla kütük arasında uzanmışken ayaklanmaktan geri duracaktır...
Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz, sanatı yamama ve taklit olan bir millete ne yazık!
Ne yazık ki o millete yeni yöneticisini borazanlarla karşılar ve yalnızca bir diğerini yine borazanlarla karşılayabilmek için yuhalarla uğurlar...
Ne yazık ki o millete bilgeleri yıllardır dilsizdir ve güçlüleri beşiktedir henüz...
Ne yazık ki o millete parçalara bölünmüştür, her parçası kendini bir millet sanır...

Bir ağaç olsaydım çiçeksiz ve meyvesiz
çünkü bereketin ağrısı daha keskin çoraklıktan...
Ve hiç kimsenin almayacağı zenginin acısı büyük,
Kimsenin vermediği dilencinin kederinden...

Bir kuyu olsaydım, kuru ve kavruk
insanların içini taşladığı...
çünkü böylesine dayanmak daha iyi ve kolay
Yaşayan bir su kaynağı olmaktan,
Gelip geçecek ve içmeyecekse insanlar...

Ayaklar altında çiğnenmiş bir saz olsaydım keşke,
çünkü bu daha iyidir gümüş telli bir lir olmaktan.
Ev sahibi parmaksız,
Ve çocukları sağır bir evde...
Halil Cibran