mehmet fidancı'nın güzel bir denemesidir.
gidişi güzel yazılar
Bize hayat diye giydirilen libasın gerçekte kefenlerimiz olduğunu fark etmeden yaşarız... Yaratıcıyla başlayıp Yaratıcıyla bitiririz o yapmak istediklerimizin tamamını... halbuki görünen her şeye bir kılavuz ararız... bu nehir nasıl geçilir sorusunu aklımıza gelen ilk şeyle geçmeye çalışırız... genelde boğulduğumuz olur... buna rağmen ısrarımızı sürdürecek nedenlerimiz olur... buna rağmen bir karşı yakamız olur... ah biz... kurtuluş budalaları... müjde umucular... biz lekesiz adamlar biz... koruruz hayatın dört bucağını felaketlerden ve apansız afetlerden... dopdolu yaşamaklarımız arasına gizlenmiş umulmadık yerlerde umulmadık anlarda patlayan mayın gibi hayal kırıklığımıza daima bir suçlu ararız... buluruz da... suçlarımızı ört bas ederiz biz huzur avcıları... kendi aramızda itişip kakışırız da itildiğimize hükmederiz...
Ah biz Tanrı kadar bağışlayıcı ve cezalandırıcılar... ah biz... içine düştüğümüz mülkiyet gemisinin kürek mahkumları... biz yani uygar çıbanlar... hayatımızı ne de güzel döşeriz... yaylı kanepeler silikon köpüklerle... saadet balonları şişirip uçururuz... elimize geçen her evrakın üstüne altına ortasına resmimizi yapıştırır ismimizi ve mührümüzü kazırız... ne kadar resmiyiz... meğer ki sevimliyiz...adam olmanın hukukunu ve kuramlarını ciltler dolusu bina ederiz de insanlığımızı içine gömeriz... ama kalbimizin biçimiyle oynayamayız...böyle içimiz rahat... böyle içimiz adil ve kanlı...
Bize yaklaşmakta olanlara mesafeler koyarız da ve sonra ölçmeye kalkarız... acı acı hayıflanırız sonra...kimden medet umuyoruz? istavroz çıkarıyoruz da ne oluyor... yüzümüzü duvara dönüp kan akıtıyoruz da ne oluyor... mağfiret diler gibi yapıyoruz da ne oluyor... rüyadan mı riyadan mı kaçıyoruz? iyi de ne oluyor? eğilip bir koşturalım... arada bir diz çökelim... orda hayatın bıraktıkları var... hoşluk ülkesi neresiymiş?
Kazanılmış hakların iadesinden yanayız değil mi? ama bize gelmesini beklediğimiz şeyi niye oturup bekleriz? iki hece yan yana getirmeyi becerdik mi öğütler vermeye kalkarız... babalar evlatlarının bilgesidir ya... aman ha sakın ha Tanrı adına kimin yanıp yanmayacağına karar veririz... sonra dönüp keşkelere başlarız... insanlığın keşkelerle tutuşan bir pişmanlık zindanında olduğunu çok geç fark ederiz...
Suç işlemediğimiz bir anı fotoğraflayıp cebimizde taşırız... suçsuzluğumuzun kanıtı için hesap gününü bekleriz... sorulduğunda benim noterden tasdikli masumiyet belgem var deriz... doğrusu biz böyle çıkış yollarını çok iyi biliriz... hadi ilerleyelim lütfen...
Durumumuzdan hiç de memnun değiliz... bir daha deneyelim... belkilere atılan umut bize yeni belki lerden başka ne getirebilir... zaten neyimiz var bizi yarınlara ve sonrasına bağlayan... malum ile meçhul arasında seyrediyoruz... ilerleyelim lütfen...
gidişi güzel yazılar
Bize hayat diye giydirilen libasın gerçekte kefenlerimiz olduğunu fark etmeden yaşarız... Yaratıcıyla başlayıp Yaratıcıyla bitiririz o yapmak istediklerimizin tamamını... halbuki görünen her şeye bir kılavuz ararız... bu nehir nasıl geçilir sorusunu aklımıza gelen ilk şeyle geçmeye çalışırız... genelde boğulduğumuz olur... buna rağmen ısrarımızı sürdürecek nedenlerimiz olur... buna rağmen bir karşı yakamız olur... ah biz... kurtuluş budalaları... müjde umucular... biz lekesiz adamlar biz... koruruz hayatın dört bucağını felaketlerden ve apansız afetlerden... dopdolu yaşamaklarımız arasına gizlenmiş umulmadık yerlerde umulmadık anlarda patlayan mayın gibi hayal kırıklığımıza daima bir suçlu ararız... buluruz da... suçlarımızı ört bas ederiz biz huzur avcıları... kendi aramızda itişip kakışırız da itildiğimize hükmederiz...
Ah biz Tanrı kadar bağışlayıcı ve cezalandırıcılar... ah biz... içine düştüğümüz mülkiyet gemisinin kürek mahkumları... biz yani uygar çıbanlar... hayatımızı ne de güzel döşeriz... yaylı kanepeler silikon köpüklerle... saadet balonları şişirip uçururuz... elimize geçen her evrakın üstüne altına ortasına resmimizi yapıştırır ismimizi ve mührümüzü kazırız... ne kadar resmiyiz... meğer ki sevimliyiz...adam olmanın hukukunu ve kuramlarını ciltler dolusu bina ederiz de insanlığımızı içine gömeriz... ama kalbimizin biçimiyle oynayamayız...böyle içimiz rahat... böyle içimiz adil ve kanlı...
Bize yaklaşmakta olanlara mesafeler koyarız da ve sonra ölçmeye kalkarız... acı acı hayıflanırız sonra...kimden medet umuyoruz? istavroz çıkarıyoruz da ne oluyor... yüzümüzü duvara dönüp kan akıtıyoruz da ne oluyor... mağfiret diler gibi yapıyoruz da ne oluyor... rüyadan mı riyadan mı kaçıyoruz? iyi de ne oluyor? eğilip bir koşturalım... arada bir diz çökelim... orda hayatın bıraktıkları var... hoşluk ülkesi neresiymiş?
Kazanılmış hakların iadesinden yanayız değil mi? ama bize gelmesini beklediğimiz şeyi niye oturup bekleriz? iki hece yan yana getirmeyi becerdik mi öğütler vermeye kalkarız... babalar evlatlarının bilgesidir ya... aman ha sakın ha Tanrı adına kimin yanıp yanmayacağına karar veririz... sonra dönüp keşkelere başlarız... insanlığın keşkelerle tutuşan bir pişmanlık zindanında olduğunu çok geç fark ederiz...
Suç işlemediğimiz bir anı fotoğraflayıp cebimizde taşırız... suçsuzluğumuzun kanıtı için hesap gününü bekleriz... sorulduğunda benim noterden tasdikli masumiyet belgem var deriz... doğrusu biz böyle çıkış yollarını çok iyi biliriz... hadi ilerleyelim lütfen...
Durumumuzdan hiç de memnun değiliz... bir daha deneyelim... belkilere atılan umut bize yeni belki lerden başka ne getirebilir... zaten neyimiz var bizi yarınlara ve sonrasına bağlayan... malum ile meçhul arasında seyrediyoruz... ilerleyelim lütfen...