kendimle konuşmalar – Muhalif Sözlük
genelde hikaye yazmadan önce iki karakteri kafamda kurgularken, kahramanın verdiği tepkileri ölçmek amacıyla yaptığım bir eylem. muhteşem bir etkisi olmakla birlikte bazen deli diye itham ediliyor ki onur duyarım...
KENDiMLE KONUşMALAR / CiBRAN

Düşmanları cesaretle, ölümü gülümseyerek karşılayan bir adamın yüzüydü...

Arzum kadehim, duygularım şarabım, yalnızlığım sarhoşluğum oldu... artık bu
dindirilmeyen susuzluğumda sonsuz sevinci yaşıyorum...

övgülerle kibirlenme, ayıplamalarla sıkıntıya düşme... düşün ağaçların baharda
çiçeklenmesi ve yazın meyve vermesi için övgülere gerek yoktur.... ayıplanmaktan
korkmadan güzün yapraklarını döküp, kışın çıplak da kalırlar....

Dün gecenin korkusu ve gündüzün tehditleri arasında titreyen hayaletler gibi
dehşet içinde sürünürdük.... ama bugün öfkeli fırtınanın oturduğu ve
yıldırımların doğduğu doruğa doğru neşeyle yürüyoruz...
Dün krallara baş eğer, sultanlara boyun bükerdik... ama bugün doğrunun dışında
kimseye saygı göstermiyor, güzellik ve sevgiden başka kimseyi izlemiyoruz....
Dün unutulmanın kıyılarında gizli kalmış sessiz bir düşünceydik... bugün
gökkubbede yankılanan güçlü bir sesiz...
Dün küllerin altına gömülmüş soluk bir kıvılcımdık.... bugün vadinin tepesinde
yanan öfkeli bir ateşiz...

Yetmiş bin yıl önce yanınızdan geçtiğimde, mezarların içinde böcekler gibi
kımıldandığınızı görmüştüm... ve yetmiş dakika önce penceremin camından
baktığımda ölümün kanatları üstünüzde çırpınırken kölelikle dar sokaklara
zincirlendiğinizi gördüm... ve yarın ve sonraki gün de başlangıçta gördüğüm gibi
görüneceksiniz...

Tokatları yiyen sayanla bir olmaz...

Toplumun ağzında çene kemiğini çürüten pek çok hastalıklı diş vardır...ama
toplum bunları çektirip dertten kurtulmak için hiçbir çaba göstermez... altın
dolgularla kendini rahatlatır... insanların çoğu toplumun çürük dişlerini parlak
altınla tedavi eden diş hekimleridir...

Dünyada çok fazla idealist var ama düşleri ne kadar zayıf...

Gün boyu bataklıklarda yaşayanlar vardır... ama gece olunca kıyıya gelir,
başlarını sudan çıkarır, sessiz geceyi kulakları sağır eden vıraklamalarla
doldururlar...

Sık sık aslında sığırcık kuşu gibi olan ama konuşmalarının cereyanında
süzülürken kendini kartal sanan özel bir geveze türüne rastlarız... ve gevezeler
insanları ibadete çağıran ama kendileri hiçbir zaman kilisenin içine girmeyen
çanlar gibidirler...

ışığın çocukları karanlığın çocukları için ne yapabilirler ki? ölülerini ölüm
gömsün... Tanrının dediği olur...

Kullanmayı asla öğrenemediği silahların koleksiyonunu yapar...

Onlar kazancın köleleri... biz rahatlığın çocukları...

Bedenin kirleri saf bir ruha erişemez...

Deniz asla uyumaz... uyanıklığında uykusuz ruhları teselli eden bir şeyler
var...

Sevgisiz yaşam çiçeksiz-meyvesiz bir ağaç gibidir... güzelliğin eşlik etmediği
sevgi kokusuz çiçekler ve tohumsuz meyveler gibidir... yaşam-sevgi-güzellik bir
beden içinde birbirinden ayrılamayan ya da değiştirilemeyen üç kişidir...

Başkaldırısız bir yaşam ilkbaharsız bir yıl gibidir... haksız başkaldırı kurak
bir bahar gibidir... yaşam-başkaldırı ve Hak bir beden içinde değiştirilemez ve
ayrılamaz üç kişidir...

özgürlük olmadan yaşam ruhsuz bir beden gibidir... düşünce olmadan özgürlük
şaşkın bir ruh gibidir... yaşam-özgürlük ve düşünce bir beden içinde üç kişidir
birbirinden ayrılamayan...

Doğuran aşk
Yaratan başkaldırı
Yetiştiren özgürlük
üç görünüşüdür Tanrının
Ve zeki evrenin
ifadesidir Tanrı...

Tekin olmayan dar sokaklarda hırsızların karanlık ruhları dolaşıyor...
duvarların çatlaklarından hırsın engereklerinin başları uzanıyor ve sokaklar
boyunca ölüm sancısıyla birleşen sıtma kıvranıyor...

Harabelerdeki aç çocukların ruhları titremekte... annelerin yoksulluk ve
umutsuzluk yataklarından fırlayan iç çekişleri gökyüzüne ulaştı... kaygılı
düşler kemiriyor güçsüzlerin yüreklerini... acı inlemeleri duyuyorum...

Yaşam ne kadar güzel sevdiğim... bir ozanın kalbi gibi ışıkla ve duyarlılıkla
dolu... ve yaşam ne kadar kaba sevdiğim... suçluların kalbi gibi, korku ve
pişmanlıkla atar...

De ki, insana bir kadeh dolusu sevinç verdim... ama o cahillikle onu döktü...
sonra karanlık melekleri keder içkisiyle doldurdu kadehini... içip sarhoş olduğu
budur...

Günlerini düşler krallığında geçirmeyenler günlerin kölesi olur...

Ruhların sözlerinin cahilin dilinde söylendiğini duymaktan kederliyim...

Bufaloyu taklit etmek üzere şişinen kurbağayı anlayan bir sürü insandan
biriyim...

şiir de ölümsüzlüğün soluğu değil, bir maldır bugün...

Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim... ama hiçbir sözcük
bulamadım... aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü...
hıçkırıklarımda kahkahanın yankısından daha güzel, sevinçten daha mutluluk
verici bir keder var...

Dans etmemi, davul çalmamı istiyorsanız beni düğün yemeğine davet edin...
mezarlığa değil...

Varoluşun her çeşidini kendi küçük karışlarıyla ölçerler... sanki güneşin onları
ısıtmak dışında bir amacı yoktur... sanki deniz onların ayaklarını yıkamak için
yaratılmıştır...

Yanan dudaklarınla ruhumun dudaklarına bir öpücük kondurdun... artık ruhum bir
meşale gibi yanıyor...

Duygularım karanlık benliğime yıldızlar serper... ve yüreğimde düşlerimin
alayını ışıtan bir ay parlar...

Gençlik kasırgaları ortalığı toz duman ettiğinde gözler bir an kör olur...