PRENS / MACHiAVELLi
Karma prenslikler üstüne adlı bölümden:
insanlar her seferinde daha iyisini bulacaklarını umarak o hevesle efendi değiştirirler. Bu inanış yüzünden o andaki efendilerine karşı silaha sarılırlar. Aldanırlar, sonradan durumlarının daha kötüye gittiğini görürler.
Elinin altında ne denli güçlü ordu olursa olsun, bir ülkeye girmek için ora halkının, en azından ileri gelenlerinin yakınlığına ihtiyaç vardır.
işgal edilerek daha eski bir devlete bağlanan devletler ya aynı topraktan, aynı dildendirler ya da değildirler. Birinci durumda onları elde tutmak çok kolaydır, hele özgür yaşamaya alışkın değillerse. Onlara sahip olmayı sürdürmek istiyorsa bu toprakları ele geçiren kişi iki şeye dikkat etmelidir: Eski prenslerin soyunu kurutmak, yasa ve vergilerine ise hiç dokunmamak. Ama dili, görenekleri ve kurumları farklı bir toprağı kazanmak başka bir şeydir. işte burada talihin desteğine ve ustalığa büyük ihtiyaç vardır. En iyi, en sağlam çarelerden biri fatihin gidip bizzat oraya yerleşmesidir. Yerinde karışıklıkları daha uç verirken görür, anında müdahale edersin. Başka bir çarede buralara göçmen göndermektir.
....
Bundan böyle yoksul düşmüş ve dağılmış olarak asla sana zara veremezler. Darbe yemeyen öteki büyük kitle ise suskun ve hareketsiz kalacaktır. Aynı şekilde yağma edilmek korkusuyla hiçbir gaf yapmamaya dikkat edeceklerdir.
iki seçenekten biri... insanları ya okşayacaksın, ya tepeleyeceksin. Aslında hafif hakaretlerin öcünü alabilirler ama ağırlarına güçleri yetmez. Onun için insana yapılacak hakaretin derecesi onun öç almasından korkulmayacak kadar olmalıdır.
Dediğim gibi eski topraklardan farklı bir memleketi işgal eden prens kendinden daha zayıf komşuların başı koruyucusu olmalı, tebaası içinde fazla güçlü olanları bu yoldan zayıflatmalı ve gücü kendininkine denk bir yabancının hiçbir şekilde oraya girmesine meydan vermemelidir. Böyle bir yabancı hep hoşnutsuz, korkak ya da muhteris halk tarafından çağırılır.
Doktorların akciğer yangısıyla ilgili sözleri devlet işlerine tam uyar. Başlangıçta tedavisi kolaydır ama teşhisi çok güçtür. Lakin çok zaman geçmişse teşhisi kolay hale geldiği halde artık tedavisi çok güçtür. Devlet işleri de böyle. Senin topraklarında meydana gelen hastalıkları önceden teşhis edersen, ki bu ancak bilge ve uzak görüşlü birinin yapabileceği bir iştir, çabuk iyileşirler. Ama onları zamanında teşhis edemeyip herkesin gözüne görülecek kadar büyümelerine meydan verirsen artık hiçbir ilaç kar etmez.
Savaştan kaçınacağım diye asla karışıklık çıkmasına meydan vermemek gerekir, zira asla kaçınılmaz olan bir şey, senin aleyhine olmak üzere ancak geciktirilebilir.
Bir başkasının yükselmesine sebep olan, kendi sonunu hazırlar.
Fethedilmeden önce kendi yasalarınca yaşayan prenslikleri nasıl yönetmek gerektiği üzerine:
Fethedilmiş kentler kendi yasaları altında özgürce yaşamaya alışık olduklarında daha önce de dediğim gibi buralarda tutunmak için üç yol vardır. Birincisi orayı yerle bir etmek, ikincisi oraya bizzat gidip yerleşmek,üçüncüsü sana dostluklarını sürdürmeyi sağlayacak fazla kalabalık olmayan bir hükümet atadıktan sonra vergi toplamakla yetinip onları yasalarınca yaşamaya bırakmaktır. Hakikatte onları elde tutmanın tek kesin yolu yıkmaktır. özgür yaşamaya alışmış bir kenti kim ki ele geçirir de yıkmazsa onun tarafından yıkılmayı beklemelidir. çünkü bir başkaldırıda özgürlük adı ve ayrıca ne geçen zamanın uzunluğunun ne de yapılan hiçbir iyiliğin belleklerden silemediği eski görenekler ona sığınak olur. Ne yaparsan yap, neye girişirsen giriş eğer o kentin yerlilerini sürmekte, dağıtmakta duraksarsan asla ne bu adı ne de alışkanlıkları unutmazlar ve en küçük bir fırsatta bunlara sarılırlar. Ama kentler bir efendinin yönetiminde yaşamaya zaten alışıklarsa ve hatta onun soyu da kurumuşsa bir yandan boyun eğmeye alışık olduklarından, öte yandan kendi içlerinden yeni birinin çıkarmakta anlaşamadıklarından ama özgürce yaşamasını da bilmediklerinden silaha sarılmakta daha ağır kanlı olurlar, bir prens onlara çok daha iç rahatlığıyla güvenebilir ve gönüllerini kazanabilir.
insanın kendi becerisi ve ordularıyla ele geçirdiği yeni prenslikler üzerine:
Yeni yapılmış iyiliklerin, büyüklere eski kötülükleri unutturduğunu sanan kişi ağır bir yanılgı içindedir demektir.
En iyileri taklit edeceksin ki eğer becerin kıtsa hiç değilse aslından bir hava verebilsin.
Düşmanların sana saldırmaya fırsat buldukları her seferde partizan hiziplerin hıncıyla davranır. Oysa dostlarının gevşekliği savunmadan çok kesinkes fiyasko kapısıdır.
Sirakuzalı Hieron eski milisi fethetti bir yenisini meydana getirdi, eski dostluklardan vazgeçti yeni dostluklar edindi ve tam anlamıyla kendisinin öz dostları olunca bu temel üzerine seçtiği yapıyı kurdu. O da fethederken çok zahmet çekmişti ama tutunmak için hemen hemen hiç.
Alçaklıkla prensliğin başına geçenler üzerine:
Yurttaşlarını öldürmeyi, dostlarına ihanet etmeyi, ne verdiği söze saygısının, ne acımasının, ne de dininin olmayışını meziyet olarak da adlandırmak mümkün değildir. Tüm bunlar insana iktidar sağlayabilir ama şan kazandırmaz.
Kötülük bir seferde, bütünüyle yapılmalıdır. Tatmak için ne kadar az zaman olursa o kadar az yaralayıcı olacaktır. iyilikse daha iyi tadına varılsın diye azar azar yapılmalıdır. Güvenliği sağlama bağlamak üzere bir seferde ama gereksiz yere uzatmadan ve olabilecek en erken anda iyiliğe çevrilerek yapılan zulme bir nebze iyi kullanılmış zulüm diyorum. Başlangıçta az olup da söneceği yerde çoğalan zulüm ise tersine kötü kullanılmış demektir. Birinci çeşidi kullananlar Tanrının ve insanların yardımıyla yerini sağlamlaştırabilirler. ötekilere gelince onların tutunması imkansızdır.
Sivil prenslik üzerine:
Büyükler halka direnemeyeceklerini gördüklerinde içlerinden birini prestijle şişirir sonra da prens yaparlar ve onun kanatları altında açlıklarını giderirler. Kendi yönünden halk da onlara karşı koyamayacağını görerek kendi içinden birinin çıkarıp şişirerek onun nüfuzu altına sığınır. Büyüklerin yardımıyla prens olan kişi halkın yardımıyla olandan daha bir güçlükle yerinde tutunur, çünkü kendilerini ona eşit gören dolayısıyla istediği gibi buyurup oynatamadığı bir yığın çevresi olan prenstir. şunu da ekleyelim ki halkın düşman kesilmesi prensin güvenliğini bozar çünkü halk kalabalıktır. Büyüklerden ise kendini koruyabilir çünkü onlar azdır. Bir prensin kendisine düşman bir halktan bekleyebileceği en büyük kötülük yüzüstü bırakılmaktır, ama eğer ona büyükler karşı ise yalnızca kendisini terk etmelerinden değil kendisine karşı silaha sarılmalarından da korkmalıdır. Zira küçüklerden daha uzak görüşlü ve kurnaz olduklarından olayları önceden kestirebilirler ve geleceğin efendisinin gözüne girmeye çalışarak kendilerini selamete alırlar.
Bir noktayı daha aydınlatalım ki iki çeşit büyük vardır. Ya öyle davranırlar ki her şeyde prensin talihine bağlıdırlar, ya da hiç bir şey yapmazlar. Birincileri çok fazla açıkgözlü olmamaları kaydıyla korunmalı, onurlandırmalısın. Kimseye bağlanmayan ikincilerse yine iki çeşide ayrılabilir. Ya mızmızlıktan bağlanmıyorlardır, o halde özellikle bilge ve uyanık kişiler iseler onlardan yararlanmaya bakmalısın; iyi gününde sana onur verirler, hasımlıkta onlardan korkacağın hiçbir şeyin olmaz; ya da hesap ve hırs içinde hareket ediyorlardır. Bu da onların seni kendilerinden daha az düşündüklerinin işaretidir ve böylelerinden vebadan kaçar gibi kaçmalısın zira kötü gününde hep yıkılmana yardımcı olacaklardır. Bu nedenle halkın desteğiyle prens olmuş kişi bu desteği hep sürdürmeye bakmalıdır. Bu da kolay olacaktır, zira halk ezilmemekten başka bir şey istemez.
insan doğası öyledir ki birisinin kendilerine yaptıkları yardımdan ötürü olduğu kadar kendilerinin ona yaptıkları yardımdan ötürü de bağlanırlar.
ölüm uzaktayken herkes devleti için canını vermek ister. Ama kara günler gelip çattığında yurttaşlara ihtiyacı olan devlettir ve pek fazla bulamaz. Bunun içindir ki bilge bir prens yurttaşlarını her zaman ve talihin her yüzünde kendisine ve devletine muhtaç bırakacak şekilde davranmalıdır. öylelikle uzun yıllar ona sadık kalırlar.
Eli açıklık ve eli sıkılık üzerine:
Eli açık bilinmek bir prens için iyi şeydir, meğer ki eli açıklığı sırf ün yapmak için kullanmayasın, yoksa sen zararlı çıkarsın. çünkü gösterişe kaçmadan eli açıklık edersen kimse farkına varmaz. O zaman da tam tersi şeklinde damgalanmaktan kurtulamazsın. Prens ya kendisinin ya tebaasının ya da başkalarının kesesinden harcar. Birinci halde tutumlu olmalıdır, öteki hallerde istediği kadar eli açıklık yapabilir. Bir de eli açık diye tanınmak isteyip de ister istemez açgözlü diye ün salıp nefret çekmektense bilge bir prens nefret çekmeden tutumlu olarak tanınmayı kabul etmelidir.
Zalimlik ve merhamet üzerine ve sevilmek mi daha iyidir korkulmak mı?
Sevilmekten çok korkulmak bence daha güvenlidir. çünkü insanlar hakkında genelde şu söylenebilir: nankör, değişken, içten pazarlıklı, korkak ve çıkarcıdırlar. Onlara iyilik ettiğin sürece hepsi seninledir, gerekmedikçe kanlarını, canlarını, çocuklarını sunarlar ama bir gerekmeye görsün hepsi senden yüz çevirirler. Sadece onların sözüne dayanan prens, başka önlemler almamışsa ortada kalır ve yok olup gider; çünkü gönül yüceliği ile değil de para gücüyle edinilmiş dostluklar borç alınmıştır kazanılmış değil ve tam da gerektiği zaman kullanılmaz olurlar. Ve insanlar kendini sevdirmek isteyenden çok korkutmak isteyeni kırmaktan çekinirler; çünkü sevgi bağı şükranla örülmüştür yani insanların kopartmakta duraksamadıkları bir iplikle zira ki kişisel çıkarları söz konusu olduğunda insanlar hainleşirler; ama korku bağı insanları hiç terk etmeyen ceza yemek korkusuyla dokunmuştur. Bununla birlikte prens çevresini o şekilde korkutmalıdır ki başkalarının dostluğunu kazanmasa da hiç değilse nefretlerini çekmesin çünkü bu iki şey birbiriyle çok iyi uyuşur. Bunun için tebaasının ya da yurttaşlarının malına mülküne ve de kadınlarına el uzatmaktan geri durması yeter. Ama eğer birinin kanını dökmesi gerekiyorsa bunun açık bir nedeni ya da haklı bir gerekçesi olmalıdır. Her şeyden önce başkasının malına dokunmaktan kaçınmalıdır. çünkü insanlar babalarını kaybetmeyi babalarından kalan malları kaybetmekten daha tez unuturlar.
insanlar severken kendilerine, korkarken prenslerine bağlı olduklarına göre sakıngan bir prens başkalarına değil de kendine bağlı olan şeye dayanmalıdır. Sadece korku salarken kin ve nefret uyandırmasın yeter.
Prensler sözlerini nasıl tutmalıdırlar:
Prens eğer ille de hayvan gibi davranması gerekirse tilki ve aslanı seçmelidir. çünkü aslan kendini ağdan, tilki de kurtlardan korumasını bilmez. Tuzakları tanımak için tilki olmak gerekir kurtları ürkütmek için aslan. Sadece aslanlık etmek istemekle kendilerini sınırlayanlar bu işten hiç bir şey anlamıyorlar demektir. Bunun içindir ki sakıngan bir bey sözünde durmamalıdır eğer bu duruş kendisine karşı dönecekse ve söz verişinin nedenleri ortadan kalkmışsa. Ve eğer insanların tümü iyi kimseler olsalardı yerilesi bir öğüt olurdu bu, ama nasıl ki tümü de küçük adamlardır ve sana verdikleri sözü tutmazlar, senin de onlara verdiğin sözde durman gerekmez. Ve bir prens hiçbir zaman kaypaklığını şirin göstermek için haklı gerekçeler bulmakta darda kalmamıştır. Ve insanların öyle basitlikleri vardır, anın gereklerine öylesine kölece boyun eğerler ki aldatıcı kişi her zaman karşısında aldatılmaya hazır birilerini bulacaktır.
Prens onu duyana, görene merhamet, acıma duygusuyla, imanla, namusla, insancıllıkla, dinle doluymuşçasına gözükmelidir. Genel olarak insanlar elleriyle değil gözleriyle yargılarlar. Her bir kimse görecek yetenektedir, çok azı dokunabilir ancak her kim olursa olsun senin neye benzer gözüktüğünü görebilir, ama pek azı ne olduğunu el yordamıyla bulabilir. Ve bunlar da büyük çoğunluğun, üstelik devletin olanca gücüyle desteklenen yargısına karşı gelmeye cesaret edemezler.
Hor görülmek ve nefret edilmekten nasıl kaçınılacağı:
Darbe girişimlerine karşı en güçlü ilaçlardan biri halkın nefretini çekmemektir, zira darbeciler hep prensi öldürerek halkı memnun edeceklerini düşünürler, ama halkı yaralayacaklarını düşünürlerse göğüslemek durumunda kalacakları sayısız güçlükler yüzünden böyle bir şeye kalkışmayı göze alamazlar.
Prensler pis işleri başkasının sırtına yüklemeli ve iyi işleri kendileri üstlenmelidirler. Ve yine sonuç olarak derim ki prens elbette büyüklere dikkat etmelidir ama zayıfların kalbini kazanmaya bakmalıdır.
Dalkavuklardan nasıl kaçılacağı:
Dalkavuklardan sakınmanın tek yolu vardır o da çevrene sana hakikati söylemelerinden incinmeyeceğini anlatmaktır, ama eğer herkesin sana hakikati söyleme izni olursa saygıda kusur edebilirler. Onun için akıllı prens üçüncü yolu tutmalı ve çevresinden bilge adamlar seçerek yalnız onlara ve yalnız kendi istediği konularda hakikati dile getirme izni vermelidir. Her şeyden haberi olmalı ve onların da görüşlerini almalıdır ama sonra kafasına göre düşünüp kararını vermelidir. Bu danışmanlar onun davranışlarından anlayacaklardır ki ne kadar açık yüreklilikle konuşurlarsa prensin o kadar çok hoşuna gideceklerdir. Onların dışında kimseye kulak asmamalı ve aldığı kararlar doğrultusunda inatla hareket etmelidir. Başka türlü davranan ya dalkavukların elinde ziyan olur ya da en son konuşana göre sık sık fikir değiştirir ki bu da ona saygınlık kazandırmaz.
insan işlerinde talihin gücü ve nasıl karşı konulması gerektiği üzerine:
Talihi, coştuğu zaman ovaları basan, ağaçları yıkan, toprağı sürükleyen coşkun bir ırmağa benzetiyorum. Hiçbir set çekmeden herkes önünden kaçar, herkes azgınlığa boyun eğer. Ve buna rağmen ortalık durulunca insanlar bir takım önlemler alabilirler, setler ve bentler inşa edebilirler, öyle ki yeni sel ya bir kanaldan boşalacaktır ya da daha az zarara yol açacaktır. Talih de böyledir. O gücünü karşı konmayan yerlerde gösterir, saldırısını kendisine karşı koymak üzere hiçbir engelin olmadığı yerlere yöneltir daha çok.
Karma prenslikler üstüne adlı bölümden:
insanlar her seferinde daha iyisini bulacaklarını umarak o hevesle efendi değiştirirler. Bu inanış yüzünden o andaki efendilerine karşı silaha sarılırlar. Aldanırlar, sonradan durumlarının daha kötüye gittiğini görürler.
Elinin altında ne denli güçlü ordu olursa olsun, bir ülkeye girmek için ora halkının, en azından ileri gelenlerinin yakınlığına ihtiyaç vardır.
işgal edilerek daha eski bir devlete bağlanan devletler ya aynı topraktan, aynı dildendirler ya da değildirler. Birinci durumda onları elde tutmak çok kolaydır, hele özgür yaşamaya alışkın değillerse. Onlara sahip olmayı sürdürmek istiyorsa bu toprakları ele geçiren kişi iki şeye dikkat etmelidir: Eski prenslerin soyunu kurutmak, yasa ve vergilerine ise hiç dokunmamak. Ama dili, görenekleri ve kurumları farklı bir toprağı kazanmak başka bir şeydir. işte burada talihin desteğine ve ustalığa büyük ihtiyaç vardır. En iyi, en sağlam çarelerden biri fatihin gidip bizzat oraya yerleşmesidir. Yerinde karışıklıkları daha uç verirken görür, anında müdahale edersin. Başka bir çarede buralara göçmen göndermektir.
....
Bundan böyle yoksul düşmüş ve dağılmış olarak asla sana zara veremezler. Darbe yemeyen öteki büyük kitle ise suskun ve hareketsiz kalacaktır. Aynı şekilde yağma edilmek korkusuyla hiçbir gaf yapmamaya dikkat edeceklerdir.
iki seçenekten biri... insanları ya okşayacaksın, ya tepeleyeceksin. Aslında hafif hakaretlerin öcünü alabilirler ama ağırlarına güçleri yetmez. Onun için insana yapılacak hakaretin derecesi onun öç almasından korkulmayacak kadar olmalıdır.
Dediğim gibi eski topraklardan farklı bir memleketi işgal eden prens kendinden daha zayıf komşuların başı koruyucusu olmalı, tebaası içinde fazla güçlü olanları bu yoldan zayıflatmalı ve gücü kendininkine denk bir yabancının hiçbir şekilde oraya girmesine meydan vermemelidir. Böyle bir yabancı hep hoşnutsuz, korkak ya da muhteris halk tarafından çağırılır.
Doktorların akciğer yangısıyla ilgili sözleri devlet işlerine tam uyar. Başlangıçta tedavisi kolaydır ama teşhisi çok güçtür. Lakin çok zaman geçmişse teşhisi kolay hale geldiği halde artık tedavisi çok güçtür. Devlet işleri de böyle. Senin topraklarında meydana gelen hastalıkları önceden teşhis edersen, ki bu ancak bilge ve uzak görüşlü birinin yapabileceği bir iştir, çabuk iyileşirler. Ama onları zamanında teşhis edemeyip herkesin gözüne görülecek kadar büyümelerine meydan verirsen artık hiçbir ilaç kar etmez.
Savaştan kaçınacağım diye asla karışıklık çıkmasına meydan vermemek gerekir, zira asla kaçınılmaz olan bir şey, senin aleyhine olmak üzere ancak geciktirilebilir.
Bir başkasının yükselmesine sebep olan, kendi sonunu hazırlar.
Fethedilmeden önce kendi yasalarınca yaşayan prenslikleri nasıl yönetmek gerektiği üzerine:
Fethedilmiş kentler kendi yasaları altında özgürce yaşamaya alışık olduklarında daha önce de dediğim gibi buralarda tutunmak için üç yol vardır. Birincisi orayı yerle bir etmek, ikincisi oraya bizzat gidip yerleşmek,üçüncüsü sana dostluklarını sürdürmeyi sağlayacak fazla kalabalık olmayan bir hükümet atadıktan sonra vergi toplamakla yetinip onları yasalarınca yaşamaya bırakmaktır. Hakikatte onları elde tutmanın tek kesin yolu yıkmaktır. özgür yaşamaya alışmış bir kenti kim ki ele geçirir de yıkmazsa onun tarafından yıkılmayı beklemelidir. çünkü bir başkaldırıda özgürlük adı ve ayrıca ne geçen zamanın uzunluğunun ne de yapılan hiçbir iyiliğin belleklerden silemediği eski görenekler ona sığınak olur. Ne yaparsan yap, neye girişirsen giriş eğer o kentin yerlilerini sürmekte, dağıtmakta duraksarsan asla ne bu adı ne de alışkanlıkları unutmazlar ve en küçük bir fırsatta bunlara sarılırlar. Ama kentler bir efendinin yönetiminde yaşamaya zaten alışıklarsa ve hatta onun soyu da kurumuşsa bir yandan boyun eğmeye alışık olduklarından, öte yandan kendi içlerinden yeni birinin çıkarmakta anlaşamadıklarından ama özgürce yaşamasını da bilmediklerinden silaha sarılmakta daha ağır kanlı olurlar, bir prens onlara çok daha iç rahatlığıyla güvenebilir ve gönüllerini kazanabilir.
insanın kendi becerisi ve ordularıyla ele geçirdiği yeni prenslikler üzerine:
Yeni yapılmış iyiliklerin, büyüklere eski kötülükleri unutturduğunu sanan kişi ağır bir yanılgı içindedir demektir.
En iyileri taklit edeceksin ki eğer becerin kıtsa hiç değilse aslından bir hava verebilsin.
Düşmanların sana saldırmaya fırsat buldukları her seferde partizan hiziplerin hıncıyla davranır. Oysa dostlarının gevşekliği savunmadan çok kesinkes fiyasko kapısıdır.
Sirakuzalı Hieron eski milisi fethetti bir yenisini meydana getirdi, eski dostluklardan vazgeçti yeni dostluklar edindi ve tam anlamıyla kendisinin öz dostları olunca bu temel üzerine seçtiği yapıyı kurdu. O da fethederken çok zahmet çekmişti ama tutunmak için hemen hemen hiç.
Alçaklıkla prensliğin başına geçenler üzerine:
Yurttaşlarını öldürmeyi, dostlarına ihanet etmeyi, ne verdiği söze saygısının, ne acımasının, ne de dininin olmayışını meziyet olarak da adlandırmak mümkün değildir. Tüm bunlar insana iktidar sağlayabilir ama şan kazandırmaz.
Kötülük bir seferde, bütünüyle yapılmalıdır. Tatmak için ne kadar az zaman olursa o kadar az yaralayıcı olacaktır. iyilikse daha iyi tadına varılsın diye azar azar yapılmalıdır. Güvenliği sağlama bağlamak üzere bir seferde ama gereksiz yere uzatmadan ve olabilecek en erken anda iyiliğe çevrilerek yapılan zulme bir nebze iyi kullanılmış zulüm diyorum. Başlangıçta az olup da söneceği yerde çoğalan zulüm ise tersine kötü kullanılmış demektir. Birinci çeşidi kullananlar Tanrının ve insanların yardımıyla yerini sağlamlaştırabilirler. ötekilere gelince onların tutunması imkansızdır.
Sivil prenslik üzerine:
Büyükler halka direnemeyeceklerini gördüklerinde içlerinden birini prestijle şişirir sonra da prens yaparlar ve onun kanatları altında açlıklarını giderirler. Kendi yönünden halk da onlara karşı koyamayacağını görerek kendi içinden birinin çıkarıp şişirerek onun nüfuzu altına sığınır. Büyüklerin yardımıyla prens olan kişi halkın yardımıyla olandan daha bir güçlükle yerinde tutunur, çünkü kendilerini ona eşit gören dolayısıyla istediği gibi buyurup oynatamadığı bir yığın çevresi olan prenstir. şunu da ekleyelim ki halkın düşman kesilmesi prensin güvenliğini bozar çünkü halk kalabalıktır. Büyüklerden ise kendini koruyabilir çünkü onlar azdır. Bir prensin kendisine düşman bir halktan bekleyebileceği en büyük kötülük yüzüstü bırakılmaktır, ama eğer ona büyükler karşı ise yalnızca kendisini terk etmelerinden değil kendisine karşı silaha sarılmalarından da korkmalıdır. Zira küçüklerden daha uzak görüşlü ve kurnaz olduklarından olayları önceden kestirebilirler ve geleceğin efendisinin gözüne girmeye çalışarak kendilerini selamete alırlar.
Bir noktayı daha aydınlatalım ki iki çeşit büyük vardır. Ya öyle davranırlar ki her şeyde prensin talihine bağlıdırlar, ya da hiç bir şey yapmazlar. Birincileri çok fazla açıkgözlü olmamaları kaydıyla korunmalı, onurlandırmalısın. Kimseye bağlanmayan ikincilerse yine iki çeşide ayrılabilir. Ya mızmızlıktan bağlanmıyorlardır, o halde özellikle bilge ve uyanık kişiler iseler onlardan yararlanmaya bakmalısın; iyi gününde sana onur verirler, hasımlıkta onlardan korkacağın hiçbir şeyin olmaz; ya da hesap ve hırs içinde hareket ediyorlardır. Bu da onların seni kendilerinden daha az düşündüklerinin işaretidir ve böylelerinden vebadan kaçar gibi kaçmalısın zira kötü gününde hep yıkılmana yardımcı olacaklardır. Bu nedenle halkın desteğiyle prens olmuş kişi bu desteği hep sürdürmeye bakmalıdır. Bu da kolay olacaktır, zira halk ezilmemekten başka bir şey istemez.
insan doğası öyledir ki birisinin kendilerine yaptıkları yardımdan ötürü olduğu kadar kendilerinin ona yaptıkları yardımdan ötürü de bağlanırlar.
ölüm uzaktayken herkes devleti için canını vermek ister. Ama kara günler gelip çattığında yurttaşlara ihtiyacı olan devlettir ve pek fazla bulamaz. Bunun içindir ki bilge bir prens yurttaşlarını her zaman ve talihin her yüzünde kendisine ve devletine muhtaç bırakacak şekilde davranmalıdır. öylelikle uzun yıllar ona sadık kalırlar.
Eli açıklık ve eli sıkılık üzerine:
Eli açık bilinmek bir prens için iyi şeydir, meğer ki eli açıklığı sırf ün yapmak için kullanmayasın, yoksa sen zararlı çıkarsın. çünkü gösterişe kaçmadan eli açıklık edersen kimse farkına varmaz. O zaman da tam tersi şeklinde damgalanmaktan kurtulamazsın. Prens ya kendisinin ya tebaasının ya da başkalarının kesesinden harcar. Birinci halde tutumlu olmalıdır, öteki hallerde istediği kadar eli açıklık yapabilir. Bir de eli açık diye tanınmak isteyip de ister istemez açgözlü diye ün salıp nefret çekmektense bilge bir prens nefret çekmeden tutumlu olarak tanınmayı kabul etmelidir.
Zalimlik ve merhamet üzerine ve sevilmek mi daha iyidir korkulmak mı?
Sevilmekten çok korkulmak bence daha güvenlidir. çünkü insanlar hakkında genelde şu söylenebilir: nankör, değişken, içten pazarlıklı, korkak ve çıkarcıdırlar. Onlara iyilik ettiğin sürece hepsi seninledir, gerekmedikçe kanlarını, canlarını, çocuklarını sunarlar ama bir gerekmeye görsün hepsi senden yüz çevirirler. Sadece onların sözüne dayanan prens, başka önlemler almamışsa ortada kalır ve yok olup gider; çünkü gönül yüceliği ile değil de para gücüyle edinilmiş dostluklar borç alınmıştır kazanılmış değil ve tam da gerektiği zaman kullanılmaz olurlar. Ve insanlar kendini sevdirmek isteyenden çok korkutmak isteyeni kırmaktan çekinirler; çünkü sevgi bağı şükranla örülmüştür yani insanların kopartmakta duraksamadıkları bir iplikle zira ki kişisel çıkarları söz konusu olduğunda insanlar hainleşirler; ama korku bağı insanları hiç terk etmeyen ceza yemek korkusuyla dokunmuştur. Bununla birlikte prens çevresini o şekilde korkutmalıdır ki başkalarının dostluğunu kazanmasa da hiç değilse nefretlerini çekmesin çünkü bu iki şey birbiriyle çok iyi uyuşur. Bunun için tebaasının ya da yurttaşlarının malına mülküne ve de kadınlarına el uzatmaktan geri durması yeter. Ama eğer birinin kanını dökmesi gerekiyorsa bunun açık bir nedeni ya da haklı bir gerekçesi olmalıdır. Her şeyden önce başkasının malına dokunmaktan kaçınmalıdır. çünkü insanlar babalarını kaybetmeyi babalarından kalan malları kaybetmekten daha tez unuturlar.
insanlar severken kendilerine, korkarken prenslerine bağlı olduklarına göre sakıngan bir prens başkalarına değil de kendine bağlı olan şeye dayanmalıdır. Sadece korku salarken kin ve nefret uyandırmasın yeter.
Prensler sözlerini nasıl tutmalıdırlar:
Prens eğer ille de hayvan gibi davranması gerekirse tilki ve aslanı seçmelidir. çünkü aslan kendini ağdan, tilki de kurtlardan korumasını bilmez. Tuzakları tanımak için tilki olmak gerekir kurtları ürkütmek için aslan. Sadece aslanlık etmek istemekle kendilerini sınırlayanlar bu işten hiç bir şey anlamıyorlar demektir. Bunun içindir ki sakıngan bir bey sözünde durmamalıdır eğer bu duruş kendisine karşı dönecekse ve söz verişinin nedenleri ortadan kalkmışsa. Ve eğer insanların tümü iyi kimseler olsalardı yerilesi bir öğüt olurdu bu, ama nasıl ki tümü de küçük adamlardır ve sana verdikleri sözü tutmazlar, senin de onlara verdiğin sözde durman gerekmez. Ve bir prens hiçbir zaman kaypaklığını şirin göstermek için haklı gerekçeler bulmakta darda kalmamıştır. Ve insanların öyle basitlikleri vardır, anın gereklerine öylesine kölece boyun eğerler ki aldatıcı kişi her zaman karşısında aldatılmaya hazır birilerini bulacaktır.
Prens onu duyana, görene merhamet, acıma duygusuyla, imanla, namusla, insancıllıkla, dinle doluymuşçasına gözükmelidir. Genel olarak insanlar elleriyle değil gözleriyle yargılarlar. Her bir kimse görecek yetenektedir, çok azı dokunabilir ancak her kim olursa olsun senin neye benzer gözüktüğünü görebilir, ama pek azı ne olduğunu el yordamıyla bulabilir. Ve bunlar da büyük çoğunluğun, üstelik devletin olanca gücüyle desteklenen yargısına karşı gelmeye cesaret edemezler.
Hor görülmek ve nefret edilmekten nasıl kaçınılacağı:
Darbe girişimlerine karşı en güçlü ilaçlardan biri halkın nefretini çekmemektir, zira darbeciler hep prensi öldürerek halkı memnun edeceklerini düşünürler, ama halkı yaralayacaklarını düşünürlerse göğüslemek durumunda kalacakları sayısız güçlükler yüzünden böyle bir şeye kalkışmayı göze alamazlar.
Prensler pis işleri başkasının sırtına yüklemeli ve iyi işleri kendileri üstlenmelidirler. Ve yine sonuç olarak derim ki prens elbette büyüklere dikkat etmelidir ama zayıfların kalbini kazanmaya bakmalıdır.
Dalkavuklardan nasıl kaçılacağı:
Dalkavuklardan sakınmanın tek yolu vardır o da çevrene sana hakikati söylemelerinden incinmeyeceğini anlatmaktır, ama eğer herkesin sana hakikati söyleme izni olursa saygıda kusur edebilirler. Onun için akıllı prens üçüncü yolu tutmalı ve çevresinden bilge adamlar seçerek yalnız onlara ve yalnız kendi istediği konularda hakikati dile getirme izni vermelidir. Her şeyden haberi olmalı ve onların da görüşlerini almalıdır ama sonra kafasına göre düşünüp kararını vermelidir. Bu danışmanlar onun davranışlarından anlayacaklardır ki ne kadar açık yüreklilikle konuşurlarsa prensin o kadar çok hoşuna gideceklerdir. Onların dışında kimseye kulak asmamalı ve aldığı kararlar doğrultusunda inatla hareket etmelidir. Başka türlü davranan ya dalkavukların elinde ziyan olur ya da en son konuşana göre sık sık fikir değiştirir ki bu da ona saygınlık kazandırmaz.
insan işlerinde talihin gücü ve nasıl karşı konulması gerektiği üzerine:
Talihi, coştuğu zaman ovaları basan, ağaçları yıkan, toprağı sürükleyen coşkun bir ırmağa benzetiyorum. Hiçbir set çekmeden herkes önünden kaçar, herkes azgınlığa boyun eğer. Ve buna rağmen ortalık durulunca insanlar bir takım önlemler alabilirler, setler ve bentler inşa edebilirler, öyle ki yeni sel ya bir kanaldan boşalacaktır ya da daha az zarara yol açacaktır. Talih de böyledir. O gücünü karşı konmayan yerlerde gösterir, saldırısını kendisine karşı koymak üzere hiçbir engelin olmadığı yerlere yöneltir daha çok.